4 Ekim 2022 Salı

Yoksul halk isyanlarını anlama ve yanıt olma

Pandemi öncesinde zaten yoksullaşmakta olan ve pandemiyle birlikte adeta ölüm ve açlık arasında tercih yapmaya zorlanan, ancak yoğun burjuva propagandalarıyla evde ve fabrikada tutulan dünya proletaryası pandemi sonrası "normale dönüş" yerine sefalet koşullarının daha da ağırlaştığına tanık olunca ayaklanmalar başladı. ABD'deki işçi grevleri bunun ilk işaretlerini verdi. Bugün Şili, Sri Lanka, Arnavutluk, Kenya, Makedonya vb. pek çok ülkede, ortaya çıkan halk ayaklanmalarının arka planında aynı belirleyici ve tetikleyici koşulları görüyoruz. Artan hayat pahalılığı ve çekilmez hale gelen yoksullaşma. Ayaklanmaların kendi politik-ekonomik özgünlükleri olsa da hepsi aynı maddi-ekonomik koşullardan neşet ediyor. Ayaklanmaların patlak verdiği ülkeler emperyalist merkezlerden daha ziyade, mali-ekonomik sömürgeler oluyor. 

Dünya kapitalizminin ekonomik krizi kendini çok farklı form ve görüngülerle açığa vuruyor. Krizin toplumsal-siyasal görünümü yoksul milyonların öfkesi, devasa politik gösteriler, isyanlar ve en son 'devrimci durum' tablosuyla tamamlanıyor. Sanırız 'kapitalist dünyaya karşı dünya yoksulları isyanda' tanımlaması yapsak sadece eşyayı adıyla çağırmış oluruz.

Son 10 gün içinde dünyanın üç farklı kıtasında ve pek çok ülkesinde ortaya çıkan devasa politik kitle gösterileri ve halk ayaklanmaları görüntüleri, 21. yüzyılın bir ayaklanmalar yüzyılı olacağı kestirimini ve analizini bir kez daha doğruladı. Şili, Sri Lanka, Arjantin, Arnavutluk, Makedonya ve Kenya'daki yoksul halk hareketleri kapitalizmin krizine ve kapitalist egemenlerin politik ekonomi programlarına karşı yeni bir isyan dalgasının başladığını haber veriyor.

2020 yılında tarihin bir sürprizi olarak insanlığın gündemine Covid-19 pandemisi girdi. Ve insanlık tarihine bir parantez açtı. Bu tarihten önce dünya yoksulları ve halkları yine kapitalist egemenlere karşı mücadeleyi yükseltiyordu. 45 ülkeye yayılan büyük bir hoşnutsuzluk dalgası siyasal gösteriler ve ayaklanmalarda ifade buluyordu. Pandemi bu yükselen isyan ve öfke dalgasını askıya aldı adeta. Yaklaşık 2 yıllık bir olağanüstü hal konseptiyle işleyen kapitalist dünya çarkı, yeniden kendi normaline döndü. Zorunlu mola bitti. İsyanlar durduğu yerden yeniden canlanmaya başladı.

2007'de ABD'de başlayan ve 2008'de dünyasallaşan kapitalizmin krizinden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

2008 dünya kapitalist krizi momentini başlangıç olarak alıp dünya kapitalizmine kabataslak bakacak olursak, kapitalist dünya ve egemenleri için "iş"lerin hiç de istedikleri gibi gitmediğini söyleyebiliriz. Zira dünya ticaret hacminin artış hızı giderek irtifa kaybediyor. Son on beş yılda yıllık artış oranı yüzde 7.7 iken son yılda bu oran yarı yarıya yüzde 3.3'e düşmüş durumdadır. ABD ve AB'de enflasyon oranları işsizlik oranları dikkat çeken bir yükseliş eğilimi gösteriyor. Yüzde 7'lik enflasyon oranlarının yanı sıra büyüme bantlarının istenen aralık ve düzeyde gerçekleşmediği görülüyor. Pandemi sonrasında büyüme kayıplarını telafi etmek ve durumu canlandırmak için bulunan en geçerli yol-yordam mali piyasalara düzenlemeler yapmak oldu. Para politikaları üzerinde düzenlemelere gidildi.

ABD merkez bankası FED'in faiz düzenlemelerini diğer kapitalist anayurtlar takip etti. Avrupa Merkez Bankası, Birleşik Krallık Merkez Bankası ve Japonya Merkez Bankası aynı yönde düzenlemeler yaptı. ABD ve AB'nin dolar ve euro basarak sürece müdahalede bulunmaları diğer bir boyut oldu. 2008 krizinden beri inişli-çıkışlı bir durgunluk içerisinde bulunan dünya kapitalizmi pandemi öncesi zaten bir krizin eşiğine gelmişti. Yatırım ve istihdam oranları devamlı düşüyor, borçluluk tarihi zirveleri görüyor, döviz kurları yükseliyordu. Pandemi, iktisadi yasalardan ziyade (yine kapitalizmin yaratmış olduğu) bir sağlık felaketi ile bu krizini öne çekmiş oldu. Üretim ve tüketim büyük ölçüde durdu. Kapitalist devletler 2008'de olduğu gibi bu krizde de topyekun bir çöküşe izin vermedi. Kamu kaynaklarından tekellere ve şirketlere düşük faizle, hatta faizsiz para dağıtarak şirketleri kurtardı. Pandemi kapitalizmin krizini derinleştirdi. Tedarik zincirini kırdı. Ticareti esaslı biçimde darbeledi. Kapitalist dünya sistemi ilk kez böylesi bir durum ve handikapla karşılaşıyordu. Pandemi sırasında ertelenmiş tüketim pandemi sonrasında ekonomide bir canlanmaya yol açtı. Sermaye yıkımına izin verilmediği için kar oranları yükselmediğinden dolayı elbette kriz öncesi seviyelere geri dönülemedi. Sınırlı kalan ve giderek sönümlenen canlanma kısa sürdü. Dünya kapitalizmi enflasyonist bir sürece girdi.

Pandemide küresel tedarik zincirlerinin hasar görmesi şirketlerin benzer bir felakete hazırlıklı olmak adına stoklarını büyütmek için siparişlerini panikle artırması fiyat artışlarını hızlandırdı. Pandeminin sonlandığı ve iyimser bir beklentinin cılız bir canlanmayla sürdüğü bir momentte Ukrayna-Rusya savaşa patlak verdi. Dünya enerji ihtiyacının yarıdan fazlasını karşılayan iki ülke arasında seyreden savaş enerji fiyatlarını daha da artırdı, enflasyonist tırmanışı körükledi. Kırılganlığı daha da artan kapitalist sistem için bu ikinci ağır darbe oldu.

Şimdi ABD ve AB, yüksek enflasyonla mücadele edebilmek için faizleri artırıyor, yani borçlanmayı zorlaştırıyor. Ancak bu, tekeller dışındaki sermaye kesimi için pek tahammül edilebilir bir şey değil. Zira kar oranları tarihsel olarak en düşük seviyesinde olduğu için şirketler düşük faizle borçlanabilmeleri sayesinde üretim yapabiliyor ve/ya finansal kar elde edebiliyorlardı. Mali-ekonomik sömürgeler açısından durum daha da korkunçlaşıyor. Zira emperyalist işbölümü doğrultusunda bu ülkeler döviz girdisine bağımlı durumda. Ancak AB/D merkez bankalarının yükselttiği faizler, zaten cılız olan sermayeye akımlarını iyice keserek, döviz kurlarını, dolayısıyla borçları ve enflasyonu daha da artıracak. Özetle halk ayaklanmalarına karşı burjuva devletlerin verebileceği tavizler çok sınırlandı. Bu ayaklanmaların maddi zemininin gelişeceğini gösteriyor.

Pandemi öncesinde zaten yoksullaşmakta olan ve pandemiyle birlikte adeta ölüm ve açlık arasında tercih yapmaya zorlanan, ancak yoğun burjuva propagandalarıyla evde ve fabrikada tutulan dünya proletaryası pandemi sonrası "normale dönüş" yerine sefalet koşullarının daha da ağırlaştığına tanık olunca ayaklanmalar başladı. ABD'deki işçi grevleri bunun ilk işaretlerini verdi. Bugün Şili, Sri Lanka, Arnavutluk, Kenya, Makedonya vb. pek çok ülkede, ortaya çıkan halk ayaklanmalarının arka planında aynı belirleyici ve tetikleyici koşulları görüyoruz. Artan hayat pahalılığı ve çekilmez hale gelen yoksullaşma. Ayaklanmaların kendi politik-ekonomik özgünlükleri olsa da hepsi aynı maddi-ekonomik koşullardan neşet ediyor. Ayaklanmaların patlak verdiği ülkeler emperyalist merkezlerden daha ziyade, mali-ekonomik sömürgeler oluyor. Çünkü bu ülkeler pandemi öncesinde de kapitalizmin uzamış bunalımına bağlı olarak yoğun bir döviz/borç kriziyle cebelleşiyorlardı. Bazı ülke burjuvazileri IMF anlaşması imzalayarak kemer sıkma politikasına gitti. Türk burjuvazisi gibi bazıları da yeni tedarik üssü olma rüyasıyla para basarak, mülk satarak, rezervleri eriterek, yeni borç alarak ve ucuz kredi dağıtarak çarkları döner vaziyette tutmaya çalıştı. Ancak her iki politikanın da sonu enflasyon oldu, çünkü krizde olan tekil ülkeler değil, sermaye düzeninin kendisiydi. Bu ülkelerde pandemi sürecinde halka sağlanan yardımların hem niceliksel büyüklüğü hem de şirketleri kurtarmaya ayrılan para oranı emperyalist ülkelerdekine kıyasla çok düşük olduğundan, isyan bu ülkelerde daha erken ve yıkıcı görünmeye başladı.

Mali-sömürge konumunda bulunan ve kimileri 'gelişmekte olan ülke' olarak tasnif edilen ülkelerde patlayan halk isyanlarının politik-ekonomik arka planlarının ortak olmasının yanı sıra, kamu borçlanma yükü, siyasal ve bürokratik yozlaşma, mafya, yolsuzluk, çeteleşme, siyasal rejimlerin oligarşik ve faşist yapısı, halk öfkesine yönelen devlet terörü gibi unsurlar ayaklanmayı hazırlayan veya ortaya çıkaran diğer etmenler oluyor. Türkiye tam da bu kategoride bir mali-ekonomik sömürge olarak krizin tüm unsurlarının hızla olgunlaştığı halk ayaklanmasının mayalandığı bir ülke konumundadır. Bir zamanlar Sri Lanka'ya benzemek isteyen işbirlikçi Türk egemen sınıflarının yeni Sri Lanka modelini de ders olarak çalışacaklarını öngörebiliriz.

Sri Lanka, verili güncel halk ayaklanmaları içinde kelimenin gerçek ve tam anlamıyla devrimci durumun oluştuğu bir siyasal örneği temsil ediyor. Sri Lanka'da ve pek çok diğer örnekte isyan devrime varamıyor. Halk iktidarları ve devrimleriyle taçlanamayan isyanlara tanıklık ediyoruz.

21. yüzyıl ayaklanmalarının kritik ve can alıcı sorunu budur. Devrimci önderlik ve sosyalist programdan yoksunluk 21. yüzyıl halk ayaklanmalarının aşil topuğunu oluşturuyor. Bu yüzden halk isyanlarının kapitalizmi devrimci ve eylemli eleştirisi bir iktidar yıkma ve kurma düzeyine ulaşmıyor. İsyanlardan toplumsal devrimlere kesintisizce uzanan bir devrimci önderlik ve sosyalist program ihtiyacını karşılayan bir devrimci hazırlık günün acil ve tarihsel görevi olarak önümüzde duruyor. Sosyalizmi devrimci seçenek olarak yükseltecek bir devrimci önderlik 21. yüzyılın toplumsal devrimlerinin kapısını açacak yegane anahtardır.

*İşçi Sınıfı ve Ezilenlerin Sesi ATILIM gazetesinin 15 Temmuz tarihli 71. sayı başyazısı.